(Evrensel bakış)
-1-
Bir yıl daha geçti.
Üç yüz altmış beş gün…
Kâğıt üzerinde sıradan bir sayı. Oysa her günün içinde bir karar, bir ihmal, bir tercih vardı. Ve bu tercihler yalnızca bireylerin değil; toplumların, ülkelerin, gezegenin kaderine dokundu.
Bu yıl dünya, adaletin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gördü.
Savaşlar sürdü.
Orta Doğu’da, Doğu Avrupa’da, Afrika’nın bazı bölgelerinde…
Siviller hedef oldu. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar; evlerinde, okullarında, hastanelerde öldürüldü.
Milyonlarca insan yerinden yurdundan edildi.
Sebep doğa değildi. Sebep güçtü, iktidar hırsıydı.
Diplomasinin yerini silah, uzlaşmanın yerini güç gösterisi aldı.
İnsanlar elbette sessiz kalmadı.
Mülteciler için yardım ağları kuruldu, barış çağrıları yapıldı.
Ama dünya, çoğu zaman yalnızca izlemekle yetindi.
Bu yıl büyük depremler oldu.
Asya’da, Akdeniz havzasında, Latin Amerika’da…
Türkiye’de de toprak yeniden hatırlattı kendini.
Topraklar sallandı, şehirler yıkıldı, hayatlar yarım kaldı.
Deprem doğaldı; yıkımın büyük kısmının sebebi insandı.
Dayanıksız yapılar, denetimsizlik, rant uğruna görmezden gelinen riskler…
Enkaz başında günlerce çalışan gönüllüler vardı, evini açan insanlar vardı.
Ama felaket geçtikten sonra, aynı ihmallere devam edilmesi yürek burktu.
Toprak sarsıldığında değil, ihmaller görünür olduğunda insanlık sınıfta kaldı.
Seller yaşandı, ormanlar yandı.
Avrupa’da, Kanada’da, Güney Amerika’da, Asya’da…
Türkiye’de koca bir otel içinde bir sürü can yandı, yaşanan seller, kuraklık birer istisna olmaktan çıktı.
İklim krizi artık geleceğe dair bir uyarı değil, bugünün gerçeği hâline geldi.
Aşırı tüketim, doğayla uyumsuz şehirleşme, betonlaşma, ertelenen çevre politikaları…
Gezegen alarm verirken, insanlık hâlâ kâr-zarar hesabı yapıyordu.
Bu yıl kadınlar ve çocuklar yine korunamadı.
Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de…
Kadın cinayetleri, şiddeti, çocuk istismarı, eğitimden kopuşlar gündemden düşmedi.
Sebep bireysel değildi:
Erkek egosu, güç gösterisi, cezasızlık, adalet yoksunluğu.
Hukuk çoğu zaman geç kaldı, yetersiz kaldı sesi duyulmadı. Önleyici mekanizmalar zayıf kaldı.
Kadın hareketleri ve çocuk hakları savunucuları ses yükseltti ama yeterli olamadı.
Bütün bunlar olurken kötülük sıradanlaştı.
Vicdan sessizleşti.
Adalet, siyasetin gölgesinde yavaşladı.
Bencillik bireysel bir kusur olmaktan çıkıp toplumsal bir yaraya dönüştü.
İnsan, yalnızca kendi çıkarını düşünmenin kolektif bir yıkım yarattığını bir kez daha gösterdi.
Ama yine de…
Bu yıl yalnızca karanlıktan ibaret değildi.
Enkaz başında tanımadığı insan için bekleyenler vardı.
Lokmasını paylaşanlar, evini açanlar…
Savaşın ortasında çocuklara oyuncak, kitap, ihtiyaç malzemeleri ve umut ulaştırmaya çalışanlar…
Doğa için, adalet için, kadınlar ve çocuklar için susmamayı seçenler vardı!
İyilik kaybolmadı.
Sadece daha sessiz, daha gösterişsiz bir yere çekildi.
Ama dünyayı ayakta tutan şey aslında hâlâ oydu.
Bir yıl boyunca yaşananlar bize şunu söylüyor:
Adalet olmadan barış mümkün değil.
Vicdan olmadan güven inşa edilemez.
İnsan kendini dünyanın sahibi sandıkça, gelecek uzaklaşır.
Yeni bir takvim yılına girerken mesele yalnızca “daha mutlu olmak” değil.
Mesele, daha az zarar vermek.
Daha az hırs, daha çok sorumluluk.
Daha az güç gösterisi, daha çok adalet.
Çünkü dünya bize ait değil.
Biz, onu sonraki kuşaklara devredecek kısa süreli misafirleriz.
Takvim yaprakları dönmeye devam edecek.
Asıl soru şu:
Bu yıl insanlık, arkasında nasıl bir iz bırakacak?
Yeni Yıl İçin Temennim:
Yeni yıl;
Savaşların değil barışın konuşulduğu,
Gücün değil adaletin değer gördüğü,
Bencilliğin değil dayanışmanın çoğaldığı bir yıl olsun.
Kadınların ve çocukların gerçekten korunduğu,
Doğanın yalnızca tüketilen değil, kollanan bir emanet olduğu,
İnsanın kendini dünyanın merkezinden biraz çekip vicdanı merkeze aldığı bir yıl…
Yeni yıl;
Gezegenin nefes alabildiği,
İnsanlığın kendini yeniden hatırladığı
bir umut yılı olsun…