“Konuşmanın yerini gürültünün, tartışmanın yerini hakaretin aldığı bir çağdayız.”
Hümeyra Kaya
Konuşurken amacımız nedir?
Karşımızdakini yenmek mi, yoksa gerçekten anlamak mı?
Jürgen Habermas’ın düşüncesinin kalbinde yatan soru aslında buydu. Dün dünya düşünce hayatı, bu soruyu en ısrarla soran seslerden birini kaybetti. Modernitenin “tamamlanmamış projesini” savunan son büyük düşünürlerden biri, 96 yaşında hayata gözlerini kapadı.
Habermas yalnızca Alman bir sosyolog ve filozof değildi; İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın demokratik vicdanını temsil eden, aklın ve kamusal tartışmanın en güçlü savunucularından biriydi.
Ancak bugün onu anarken yalnızca kitaplarından söz etmek yetmez. Belki de asıl konuşmamız gereken şey, içinde yaşadığımız çağın Habermas’ı neden yeniden haklı çıkardığıdır.
Bu soruyu düşünürken ister istemez dönüp bugünün tartışmalarına bakıyorum.
Çünkü bugün dünyaya baktığımızda onun yıllar önce uyardığı bir gerçekle karşı karşıyayız.
İnsanlar artık birbirini anlamak için değil, birbirini alt etmek için konuşuyor.
Habermas’ın düşüncesinin merkezinde yer alan “İletişimsel Eylem Kuramı” da aslında tam bu noktaya işaret eder. Ona göre konuşmanın amacı, karşımızdakini yenmek değil; ortak bir anlam zemini bulmaktır.
Bugün Türkiye’de ve dünyada sosyal medya ekranlarına gömüldüğümüz anlarda ise Habermas’ın eleştirdiği o “araçsal akıl” neredeyse gündelik hayatın diline dönüşmüş durumda. Çoğu zaman konuşmuyoruz; tartışmıyoruz; anlamaya çalışmıyoruz.
Sadece alt etmeye, susturmaya ya da kalabalığın gürültüsüne katılmaya çalışıyoruz.
Oysa Habermas’ın bize bıraktığı en önemli düşüncelerden biri şuydu:
Asıl barış, insanların birbirini bastırmadan konuşabildiği ve özgürce ikna olabildiği bir dilin kurulduğu yerde başlar.
Habermas’ın düşünce dünyasına kazandırdığı en önemli kavramlardan biri “kamusal alan”dır. Ben de onu ilk kez bu kavramla tanıdım.
Ona göre kahvehaneler, meydanlar, gazeteler ve tartışma kültürü demokrasinin soluk borusuydu. İnsanlar burada eşit yurttaşlar olarak konuşur, fikirlerini dile getirir ve ortak bir akıl üretirdi.
Bugün ise kamusal alan büyük ölçüde dijital platformlara taşınmış durumda.
Fakat artık burada bizi bekleyen başka bir sorun var: algoritmalar.
Sosyal medya algoritmaları bizi giderek daha fazla kendi mahallemize kapatıyor. Yalnızca bizim gibi düşünenleri görüyor, yalnızca bizim gibi öfkelenenleri alkışlıyoruz. Habermas’ın uyardığı o “iletişimsel çarpılma” tam da burada ortaya çıkıyor: farklı olanla karşılaşamamak ve yalnızca kendi yankımızı dinlemek.
Oysa demokrasi, tam da o zor ama değerli karşılaşmada, yani “öteki” ile kurulan diyalogda hayat bulur.
Belki de bu yüzden Habermas, kutuplaşmanın keskinleştiği bir çağda “anayasal yurtseverlik” kavramını ortaya koymuştu. Ona göre insanlar etnik kökenleri, inançları ya da yaşam tarzları üzerinden değil; ortak hukuk kuralları ve demokratik değerler etrafında bir araya gelebilir.
Bu fikir aslında çok basit ama güçlü bir öneri içerir:
İnsanlar, kim oldukları üzerinden değil, birlikte nasıl yaşayacakları üzerinden bir bağ kurabilirler.
Bugün dünyaya baktığımızda Habermas’ın yıllar önce dile getirdiği uyarıların ne kadar isabetli olduğunu daha iyi görüyoruz.
Çünkü konuşmanın yerini gürültünün, tartışmanın yerini hakaretin aldığı bir çağda yaşıyoruz.
Belki de tam bu yüzden
Habermas’ın mirası bugün daha da anlamlı.
Habermas, “hakikat bitti” diyen çağdaş karamsarlığa rağmen aklın ve diyaloğun gücüne son nefesine kadar inanan bir düşünürdü. Onun ölümüyle birlikte belki de entelektüel derinliğin siyasi sorumlulukla birleştiği bir kuşak sahneden çekiliyor.
Ama Habermas’ı gerçekten anmanın yolu yalnızca onu okumak değildir.
Belki de onun mirasını yaşatmanın en sade yolu, konuşurken kendimize şu soruyu sormaktır:
Karşımızdakini yenmek için mi konuşuyoruz
yoksa gerçekten anlamak için mi?
Belki de Habermas’ın bize bıraktığı en önemli miras tam da budur.
Çünkü demokrasi, insanların birbirini yenmeye çalıştığı yerde değil, birbirini anlamaya çalıştığı yerde başlar.