SINIRLARIN HARİTADA, GÖNÜLLERİN GÖKYÜZÜNDE OLDUĞU ZAMANLAR

 

“İnsan, insanın gölgesinde dinlenirdi;

biz o gölgeyi betonla, o sükuneti gürültüyle takas ettik.”

                                                                                                          Hümeyra KAYA

Bugün ekranlardan akan o soğuk savaş görüntülerini, yıkılan şehirleri ve bitmek bilmeyen kaos haberlerini izlerken boğazımda bir düğüm oluşuyor. Sadece bugünden şikayet etmiyorum; ben, o kaybettiğimiz “küresel ruhu” ve insanın insana duyduğu o sarsılmaz güveni özlüyorum. 70’lerin sokaklarında toz yutarak büyüyen bir çocuk, 80’lerin ve 90’ların o hırçın ama umut dolu rüzgarıyla gençliğini yaşayan biriyim. Bizim zamanımızda dünya küçüktü ama gönüller uçsuz bucaksızdı.

O dönemi yaşayanlar bilir; bizler bir şarkının dünyayı değiştireceğine inanan bir kuşaktık!
Hatırlıyor musunuz 1985 yılını?

Live Aid” konserlerini ve “We Are the World“ün radyolarda yankılanışını… Michael Jackson’dan Bruce Springsteen’e, Bob Dylan’dan Tina Turner’a dev isimler tek bir mikrofonun başında toplanmıştı. Etiyopya’daki, Afrika’daki o büyük açlık için, hiç tanımadıkları insanlar için söylüyorlardı. O günlerde Almanya’daki bir gençle Türkiye’deki bir gencin tüyleri aynı anda diken diken olurdu. Sınırlar vardı ama kalplerde gümrük yoktu. Yardımlaşma bir “reklam” malzemesi değil, insani bir refleksti. Bir kıtlık ya da felaket yaşandığında “onların sorunu” demez, “bizim dünyamız” derdik!

O zamanlar kültür sadece “eğlence” değildi, bir duruştu. İngiltere’den yükselen o asi ama entelektüel rock tınıları, Pink Floyd’un duvarları yıkan felsefesi, Amerika’da sivil haklar için direnen ozanların sesi hepimize ulaşırdı. Bir kitap yayınlandığında günlerce o kitabın içindeki dünyayı konuşurduk. Gabriel García Márquez’in büyülü gerçekçiliği ile Yaşar Kemal’in Çukurova’sı aynı evrensel acıda birleşirdi. Sanatçı, toplumun vicdanıydı; sadece güzel şarkı söylemez, adaletin ve barışın savunucusu olurdu.

 

Siyaset cephesinde de benzer bir ağırlık vardı.

Sadece Türkiye’de Ecevit ve Demirel’in o meşhur nezaket dolu atışmaları değil; küresel çapta da bir “vakar” vardı. Siyasetçiler birbirine rakip olurdu ama asla düşman olmazlardı. Willy Brandt’ın Polonya’da Varşova Gettosu anıtı önünde diz çökerek dilediği o sessiz özür, tüm dünyaya “asalet” dersi vermişti. Margaret Thatcher’dan Mitterrand’a kadar liderlerin bir ağırlığı, bir dil disiplini vardı. Nelson Mandela’nın hapisten çıkıp “intikam değil uzlaşı” diyen o muazzam psikolojik zaferi… Amerika’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Türkiye’ye kadar liderler birer devlet adamı ağırlığı taşırdı.

Şimdiki gibi sosyal medya linçleri, ekranlarda parmak sallamalar da yoktu. Kelimeler birer kurşun değil, uzlaşmanın köprüsüydü. Anlayacağınız eskiden kelimeler köprü kurardı; şimdi çoğu zaman cephe açıyor.

Ve adalet kavramı, siyasi bir manevra değil; herkesin altında güvende hissettiği ulu bir çınar gibiydi.

İş dünyasında “Söz” gerçekten senetti!”

O zamanlarda iş piyasasında marka değerinden önce “itibar” gelirdi. Bir esnafın, bir tüccarın sözü en ağır resmi belgeden daha geçerliydi. Berlin’de küçük bir atölyesi olan usta ile Kayseri’deki bir manifaturacı aynı ahlakla yoğrulmuştu: “Müşteri velinimettir!” Kazanç, sadece rakamlarla değil, edilen hayır dualarıyla ölçülürdü. Rekabet vardı ama bu, karşıdakini yok etmek üzerine değil, daha iyisini üretmek üzerine kurulu bir centilmenlik yarışıydı.

Sporda bile başka bir ruh vardı. Pele’nin, Maradona’nın top koşturduğu sahalarda sadece hırs değil, bir estetik vardı. Bir boks maçında Muhammed Ali’nin sadece yumruklarını değil, haksızlığa karşı yükselttiği sesini de izlerdik. Sahadaki rekabet, maç bitişindeki o samimi kucaklaşmayla taçlanırdı. Spor, toplumu ayrıştırmak için değil, bir araya getirmek için bir araçtı. Bir olimpiyat oyununda dünya, savaşları bir kenara bırakıp insanın sınırlarını zorlamasını huşu içinde izlerdi.

Göç hikâyeleri ise ayrı bir hafıza taşır.

Almanya’ya giden ilk neslin o meşhur tahta valizlerini düşünün… Onlar sadece kıyafetlerini değil, köylerindeki o kadim adaleti, komşu hakkını ve “ayıp olur” korkusunu da yanlarında götürdüler. Köln’ün sokaklarında bir Türk, Alman komşusuna “aşure” götürürken; o Alman komşu da ona Noel kurabiyesiyle karşılık verirdi. Şehirleşme insanları betonlara hapsederken, ruhları o ince köy nezaketini korumaya çalışırdı.

Eskiden insan “estağfurullah” kelimesini bir kalkan gibi kullanır, hatayı üzerine alarak gerilimi bitirirdi. Şimdi ise herkes “haklı” olmanın peşinde; “nazik” olmanın tadını unuttuk.

Sonuç Olarak…
Savaşlar, depremler, kaos hep vardı ama insanlar, insanlık çok değişti, çok şey yitirdi.

Dünya yine savaşlarla, depremlerle, ekonomik krizlerle boğuşuyor ama eksik olan şey teknoloji ya da para değil; o eski dünyanın “samimiyeti”. Biz, bir deprem olduğunda elindeki tek ekmeği bölüşenlerin çocuklarıyız. Özlediğim sadece gençliğim değil; insanın en saf hali, siyasetin en zarif dili ve dünyanın o “tek yürek” olduğu büyük koro…

Belki o eski günleri geri getiremeyiz ama o günlerin mirası olan nezaketihoşgörüyü ve asaleti cebimizde saklayabilirdik. Çünkü kaosun tek ilacı, yine o eski, tozlu ama tertemiz insanlığımızda gizli.

2 Yorum

  1. Düş kuruyor olsak da…
    Hâlâ inanabiliyor olmak çok güzel.
    Kaleminize, kelâmınıza sağlık Hümeyra Kaya.

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir