Bazı metinler suya değmeden akıp gider, bazılarıysa içine çeker; çünkü yüzeyde duran, aslında hiçbir zaman bütünün görünen yüzü değildir. Kelimeler vardır—görünür; bir de kelimelerin altında sakladığı yazılmayanlar… İyi yazı işte orada başlar.
Ernest Hemingway yazıyı bir buzdağına benzetir ve der ki: “Yazmak, buzdağının görünmeyen kısmını göstermektir.”Görünen kısmı küçüktür, asıl ağırlık suyun altındaki o büyük kütlededir. Belki de bu yüzden bazı metinler sadece okunur, bazılarıysa hissedilir. Bugün ise her şey yüzeye yakın. Altı da boş çoğu zaman.
Herkes yazıyor ama çok azı susmayı biliyor. Oysa yazı biraz da saklama işidir; eksilterek çoğaltmak, söylemeyerek duyurmak… Bir metin ne kadar çok anlatıyorsa, bazen o kadar az kalır geriye. Çünkü okura bırakacak bir boşluk, nefes aldıracak bir aralık yoktur. Ve belki de asıl mesele tam burada başlar: Yazı, okuru ağırlığının içine çekebiliyor mu yoksa sadece üstünden mi geçiyor?
Bir istiridyenin içine kaçan küçücük bir kum tanesi onu rahatsız eder. Sonra o rahatsızlık katman katman sarılır, sabırla örtülür ve yıllar sonra adına inci dediğimiz şey ortaya çıkar. Yazı da biraz böyledir; birikenler, bastırılanlar, içte kalanlar… Hemen yazıya dökülen değil, zamanla olgunlaşanlar kıymetlidir. İnci gibi küçük ama değeri büyük olanlar…
Bugün çok satan, çok görünen, çok konuşulan metinler var. Ama suyun altına indiğimizde çoğu zaman sessizlik karşılıyor bizi. Ağırlık yok, direnç yok, derinlik yok. Oysa yazmak, biriktirmektir; zamanı, duyguyu, susulanı… Ve sonra hepsini değil, yalnızca bir kısmını ihtiyaç nispetinde yazıya geçirebilmektir. Ama o kısmın altında bir dünya yoksa geriye sadece yüzeydeki başı boş , iri kelimeler kalır. Ve o kelimeler… her zaman doğru olan değildir.