“Bir kadının özgürlüğü, toplumun özgürlüğünün ölçüsüdür.”
— Simone de Beauvoir
Bazı günler kutlanmaz; hatırlanır!
Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi görünür ama insanlığın hafızasında derin bir iz taşır. 8 Mart da böyle bir tarihtir. O gün yalnızca bir gün değildir; bir yangının, bir direnişin ve bir hafızanın tarihidir.
Bugün dünyanın birçok yerinde vitrinler çiçeklerle süsleniyor, şirketler kutlama mesajları yayımlıyor, sosyal medya iyi dileklerle doluyor. Fakat bu gösterişli nezaketin ortasında insanın aklına ister istemez şu soru düşüyor:
Gerçekten neyi kutluyoruz?
8 Mart’ın hikâyesinin bir kutlama hikâyesi olmadığını bilen herkes bu soruyu soruyor.
8 Mart 1908 yılında New York’ta bir tekstil fabrikasında çalışan kadın işçiler, daha insanca çalışma koşulları ve eşit ücret talebiyle greve çıktı. Fabrikanın kapıları kadınların üzerine kilitlendi. Çıkan yangında 129 kadın işçi hayatını kaybetti. O yangın yalnızca bir fabrikanın duvarlarını değil, dünyanın vicdanını da yakan bir yangın olarak tarihe geçti.
Aradan geçen yüz yılda şehirler büyüdü, yasalar değişti, toplumlar modernleşti. Ama bazı yangınlar küle dönüşmedi; yalnızca yer değiştirdi. Bazen bir fabrikanın kilitli kapılarında, bazen bir okulun kapatılan sınıflarında, bazen de bir kadının susturulan sesinde her yıl yeniden bambaşka bir şekilde alevlendi.
Ve tarih bize şunu öğretti:
Bir yangının gerçekten söndüğünü anlamak için dumanın değil, adaletin yükselip yükselmediğine bakmak gerekir!
Bugün Dünya Kadınlar Günü olarak andığımız 8 Mart, işte o yangının küllerinden doğdu.
1908’deki o yangın yalnızca bir fabrikanın duvarlarını değil, zamanın kendisini de yaraladı. Çünkü insanlık tarihine dikkatle bakılınca görülür ki bazı mücadeleler yalnızca bir kuşağın meselesi değildir; kuşakların omuz omuza taşıdığı uzun soluklu bir yürüyüştür. Tıpkı kadınların eşitlik arayışı gibi: Bazen bir fabrikanın kapıları üzerinize kilitlenir bazen bir okulun kapıları kız çocuklarına kapatılır bazen de bir kadının sesi evinin duvarları arasında susturulmaya çalışılır. Ama her seferinde aynı soru yeniden sorulur:
İnsanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa yalnızca eşitsizliğin biçimi mi değişiyor?
Ve dünya haritasına biraz dikkatle baktığımızda görürüz ki, bu hikâye yalnızca geçmişin değil, bugünün de bitip tükenmeyen hikâyelerinden biri, sorulan milyonlarca sorudan bazılarıdır aslında.
İran’da genç bir kadın, Mahsa Amini, yalnızca saçının bir tutamı göründüğü gerekçesiyle gözaltına alınmadı mı ve sonra bu, onun hayatına mal olmadı mı? Peki onun ardından sokaklara çıkan kadınlar yalnızca bir kıyafet kuralının ihlaline mi yoksa görünmez kılınmış bir hayata mı itiraz ediyordu?
Bugün Afganistan’da milyonlarca kız çocuğu hâlâ okullarına dönemiyor; orta ve yükseköğretim kızlara kapalı tutulmuyor mu?
Geçtiğimiz yıllarda İran’da kız öğrencilerin gittiği yüzlerce okulda yaşanan zehirlenme vakaları binlerce kız öğrencinin hastanelere kaldırılmasına yol açmadı mı? Daha yakın zamanda bir kız okulu bombalandı!
Latin Amerika’da her yıl binlerce kadın “femicide” olarak adlandırılan kadın cinayetlerinin kurbanı oluyor.
Ve dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile kadınlar hâlâ aynı iş için daha az ücret alabiliyor, iş yerinde tacizle mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bazen bir toplumun gerçeği uzak coğrafyalarda değil, kendi haber bültenlerinde saklıdır. Daha birkaç gün önce bir kadın öğretmen, çalıştığı okulun duvarları içinde öldürüldü. Bir mesleğin değil, bir hayatın sustuğu o an, bize hâlâ bitmeyen cevaplanmamış soruları hatırlattı. Bir annenin ve küçük yavrusunun hikâyesi yine aynı karanlığın içinde son buldu.
Ve dünyanın birçok köşesinde şiddete, taciz ve tecavüze maruz kalan, hayalleri yarım bırakılan, yaşam hakkı elinden alınan kadınların isimleri üçüncü sayfa haberleri olmaya devam ediyor.
Yani mesele yalnızca bir ülkenin meselesi değildir.
Bu, insanlığın meselesidir.
Eşitsizlik çoğu zaman bağırarak değil, normalleşerek büyür.
Bu yüzden 8 Mart’ı yalnızca bir “çiçekli bir kutlama günü” ne indirgemek, hafızayı zayıflatmanın en zarif yoludur.
Bir dal karanfil uzatmak kolaydır.
Zor olan, o karanfili gereksiz kılacak bir dünya kurmaktır.
Çünkü kadına verilen değer vitrinlerde değil, hayatın içinde ölçülür.
Bir kadının gece sokakta yürürken korkuyla arkasına bakmamasıyla ölçülür.
Bir kız çocuğunun eğitim hakkının tartışma konusu yapılmadığı bir toplumla ölçülür.
Bir kadının varlığının yalnızca “anne”, “eş” ya da “zarif bir süs” olarak değil, bağımsız bir birey olarak kabul edilmesiyle ölçülür.
Aksi halde o eski fabrikanın kilitli kapıları yalnızca biçim değiştirir.
Duvarlar modernleşir, diller incelir ama eşitsizlik aynı yerde durur.
Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki isimler değişiyor, takvimler ilerliyor ama soru hep aynı kalıyor:
Neden?
Bugün ihtiyacımız olan şey, vitrinleri süsleyen sahte bir bahar değil; köklü bir zihniyet değişimi ve “ama”sız işleyen bir adalettir. Kadının toplumdaki yerini bir takvim gününe sığdıranlar bilmelidir ki gerçek değer, çiçek kokulu cümlelerde değil; güvenle yürünebilen sokaklarda, korkusuz büyüyen kız çocuklarında ve eşit paylaşılan bir hayatta saklıdır.
Bir toplumun uygarlığı, kadınlarına yazdığı kutlama mesajlarıyla değil; onlara sağladığı güvenle ve adaletle ölçülür. Eğer kadınlar hâlâ en temel hakları için mücadele etmek zorundaysa, o toplumda 8 Mart bir bayram değil, eksik kalmış bir adaletin hatırlatıcısıdır.
Belki de bu yüzden 8 Mart’ta uzatılan her çiçeğin ardında şu soruyu duymamız gerekir:
Bu çiçek gerçekten bir teşekkür müdür yoksa unutulmuş bir mücadelenin üzerini örtmek için bırakılmış zarif bir sığınak mı?
Ve insanlığın hafızası bunu çok iyi bilir:
Adalet geciktiğinde, çiçekler çoğu zaman yaşamı değil, kaybı simgeler.
Adaletin olmadığı yerde çiçekler yalnızca cenazeleri süsler!