“Hayat, kurduğumuz cümleyi bazen yarıda keser; biz de devamını başka türlü yazmayı öğreniriz.”
Hümeyra KAYA
Hayatın tuhaf bir mizah anlayışı var.
Biz plan yapmaya çalışırken o, önümüze görünmez cetveller koyup yollar çiziyor, zamanı belirliyor, belki de sonuçları tasarlıyor. Biz: A planı olmazsa B planı, o da olmazsa C… diye içten içe kurarken; hayat birden alfabeyi değiştiriveriyor.
Sonra dönüp baktığımızda, bizi bugüne getiren şeylerin yalnızca aldığımız kararlar olmadığını fark ediyoruz. Tesadüfler, gecikmeler, karşılaşmalar, vazgeçişler, yanlış zamanda söylenmiş doğru sözler, doğru zamanda verilmiş yanlış kararlar… Hatta bazen yanlışlıkla saptığımız bir yol.
Belki hayatın sırrı onu bütünüyle kontrol etmekte değil; kontrol edebildiklerimizle edemediklerimiz arasındaki o dar alanda yürümeyi öğrenmekte.
Çünkü insanın gücü her şeyi değiştirmeye yetmiyor.
Ama hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar da az değil.
İnsanları anlamak da hayatın başka bir uzun hikâyesi.
Kelimelere çok güveniyoruz. Anlatırsak anlaşılacağımızı, açıklarsak karşımızdakinin göreceğini, doğru cümleyi bulursak iki insan arasındaki mesafenin kapanacağını düşünüyoruz.
Oysa bazı insanlar bizi tek bir bakıştan anlıyor, bazılarına ise bir roman yazsak daha önsözde kayboluyorlar.
Bu yüzden zamanla sözlerden çok küçük davranışlara bakmayı öğreniyor insan.
Kim hatırlıyor?
Kim gerçekten dinliyor?
Kim başkasının sevincine kendi sevinciymiş gibi ortak olabiliyor?
Kim çıkarı olmadığında da aynı insan kalabiliyor?
Büyük sözler etkileyici olabilir; fakat hayat çoğu zaman küçük davranışların toplamından oluşuyor.
Mutluluk da öyle.
Onu büyük olayların içine saklanmış bir hazine gibi arıyoruz bazen. Oysa çoğu zaman yanı başımızdan sessizce geçiyor.
İyi demlenmiş bir çayda…
Bir kitabın arasında karşılaştığımız güzel bir cümlede…
Pencereden içeri düşen güneşte…
Uzun zamandır görmediğimiz birinden gelen telefonda…
Yolda ansızın duyduğumuz eski bir şarkıda…
Hiç planlamadığımız hâlde güzel geçen sıradan bir günde…
Belki de “sıradan” kelimesine biraz haksızlık ediyoruz.
Çünkü hayatımızın en güzel dönemlerinden bazılarının, yaşarken sıradan sandığımız günlerden oluştuğunu ancak çok sonra anlıyoruz.
Bir de sürekli bir yerlere yetişme meselemiz var.
Daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha çok bilmek, daha çok görmek, daha çok kazanmak…
Sanki görünmez bir hakem elinde kronometreyle bizi izliyor.
Oysa bazen hiçbir yere yetişmemek gerekiyor.
Bir fincan kahve alıp pencerenin önünde oturmak yetiyor mesela.
Hiçbir şey üretmeden.
Hiçbir sorunu çözmeden.
Hiç kimseye kendimizi anlatmadan.
Dünya o sırada dönmeye devam ediyor.
Belki yapılacaklar listelerimizin yanına küçük bir de “yapılmayacaklar listesi” koymalıyız.
Her tartışmaya girilmeyecek.
Her insan memnun edilmeyecek.
Her kapı zorlanmayacak.
Her sessizlik doldurulmayacak.
Her fırsat, sırf önümüze çıktı diye değerlendirmek zorunda kalınmayacak.
Ve her yük, taşıyabiliyoruz diye taşınmayacak.
Çünkü insanın ne yaptığı kadar, neyi yapmamayı seçtiği de hayatının yönünü belirliyor.
İyilik konusunda da benzer bir yanılgımız var belki.
İyi olmakla her şeye katlanmayı birbirine karıştırıyoruz bazen.
Oysa insan, kalbini sertleştirmeden sınır çizebilir. Başkalarına güvenmeye devam ederken dikkatli olabilir. Yardım edebilir ama kendini tüketmeyebilir. Affedebilir ama aynı kapıyı yeniden açmak zorunda değildir.
Dünyadaki bütün kötülükleri ortadan kaldıramayız.
Ama kendi küçük dünyamızda neye yer vereceğimize karar verebiliriz.
Belki olgunluk tam da burada başlıyor: Dünyayı tek başımıza değiştiremeyeceğimizi bilirken yine de onun biraz daha güzel bir köşesini oluşturmaktan vazgeçmemekte.
Sonra hayaller…
Onlara karşı nedense çok acımasızız.
Bir hayal kurar kurmaz karşısına gerçekliği oturtup sorguya çekiyoruz:
Nasıl olacak?
Ne zaman olacak?
Mümkün mü?
Mantıklı mı?
Ya olmazsa?
Gerçeklik zaten hayatımızda yeterince söz sahibi. Sabah alarmından banka hesabına kadar pek çok şey görevini büyük bir ciddiyetle yerine getiriyor.
Hiç değilse hayaller biraz özgür bırakılsın.
Çünkü hayal kurmak geleceği garanti etmek değildir.
Gelecekle bağ kurmaktır.
Bir yazı yazmak…
Yeni bir dil öğrenmek…
Başka bir şehirde yaşamak…
Dünyanın uzak bir köşesini görmek…
Bir sabah kalkıp yıllardır ertelediğimiz bir şeye başlamak…
Ya da bütün büyük hedefleri bir kenara bırakıp daha sakin bir hayat istemek…
Hayalin büyüğü küçüğü yoktur.
İnsanın içinde bir pencere açıyorsa yeter.
Belki hayatı güzel yapan şeylerden biri de hikâyenin tamamını bilmiyor oluşumuz.
Yarın kiminle karşılaşacağımızı, hangi cümlenin bizi değiştireceğini, hangi tesadüfün yönümüzü çevireceğini, bugün çok önemli sandığımız hangi şeyin birkaç yıl sonra hiçbir anlam ifade etmeyeceğini bilmiyoruz.
Ve iyi ki bilmiyoruz.
Bir romanı elimize aldığımızda son sayfasını önce okusaydık, bütün o yolculuğun ne anlamı kalırdı?
Geçmiş, üzerinde artık düzeltme yapamadığımız yayımlanmış bir kitap gibi.
Bazı sayfalarını severiz.
Bazılarını bugün yazsak başka türlü yazardık.
Bazı yerlerin altını çizer, bazı bölümleri mümkünse bir daha hiç okumazdık.
Ama hepsi aynı kitabın içinde olurdu.
Gelecek ise başka.
Henüz mürekkep değmemiş sayfaları var.
Karakterlerin bir kısmını bile tanımıyoruz.
Mekânların hepsini görmedik.
Hikâyenin bizi nerede şaşırtacağını bilmiyoruz.
Belki de bu yüzden, hayat bütün yorgunluğuna ve karmaşasına rağmen hâlâ merak edilmeye değer.
Çünkü önümüzde henüz yazılmamış sayfalar var.
Ve kalem hâlâ elimizde.