YOKSA İŞİMİZ MAHŞERE Mİ KALDI?

“Adaletin terazisi bozulduğunda, hiçbir kapının kilidi güven vermez.”

                                                                                                                                                Hümeyra Kaya

Yüzyıllardır insanlık adaleti bir kadın suretinde hayal etti… Bir elinde terazi, diğer elinde kılıç taşıyan, gözleri bağlı bir kadın… Kimi ona Themis dedi, kimi Justitia… Yunan mitolojisinden Roma hukukuna uzanan bu sembol, aslında insanlığın ortak özlemini temsil ediyordu: Gücün değil, hakkın kazandığı bir dünya.

Themis’in gözleri boşuna bağlanmadı. O bağ, hakikati sorgulayanlar, gerçekleri görmesin diye değil; önyargıları görmesin diye vardı. İnsanları makamlarına, servetlerine, inançlarına, düşüncelerine ya da haklarındaki söylentilere göre değerlendirmesin diye. Elindeki terazi, delilleri tartsın diye. Kılıcı ise öfkenin değil, hukukun gücünü temsil etsin diyeydi.

Ne yazık ki bugün dünyanın birçok yerinde adalet, en çok konuşulan ama buna rağmen belki de en çok özlenen kavramlardan biri hâline geldi. Bir yanda savaşların ortasında kaybolan çocuklar, bir yanda yıllarca mahkeme koridorlarında hakkını arayan insanlar, bir yanda suçsuz olduğu ortaya çıktığı hâlde hayatı geri verilemeyenler, diğer yanda gücün, paranın ya da nüfuzun gölgesinde kalan dosyalar…

Coğrafyalar değişiyor. Diller değişiyor. Bayraklar değişiyor. Ama insanların adalete duyduğu ihtiyaç değişmiyor. Çünkü adalet, aslında mahkeme salonlarında doğan bir kavram değildir. İnsanlığın vicdanında doğmuştur, o!

Belki de bütün medeniyet tarihi biraz da adalet arayışının tarihidir. İnsanlık mağaralardan gökdelenlere ulaştı. Ay’a gitti… Yapay zekâ üretti… Genlerin sırlarını çözmeye başladı… Fakat ne gariptir ki hâlâ aynı sorunun etrafında dönüp duruyor: İnsanlara hakları nasıl teslim edilecek?

Belki de bu yüzden adalet, insanlığın hiçbir zaman tamamlanmayacak en büyük projesidir.

Çünkü insanlar yalnız ekmeğe ve suya ihtiyaç duymaz. İnsanlar, adalete de ihtiyaç duyar. Bir annenin çocuğuna güvenle sarılabilmesi, bir babanın yarınından korkmadan yaşayabilmesi, bir çocuğun haksızlığa uğradığında sesini duyurabileceğine inanabilmesi için adalet gerekir.

Bugün birçok insan adaleti yalnızca suçluların cezalandırılması olarak görüyor. Oysa adalet bundan çok daha büyük bir kavramdır. Adalet, masumu koruyabilmektir.

Bir hukuk düzeninin büyüklüğü, verdiği cezaların ağırlığıyla değil; yanlış bir cezayı engellemek için gösterdiği titizlikle ölçülür. Çünkü suçlu birinin cezasız kalması toplumun vicdanını yaralar. Fakat masum bir insanın haksız yere cezalandırılması, adaletin ruhunu yaralar. Birincisi bir hatadır. İkincisi ise hukukun varlık sebebini sorgulatan bir felakettir!

İşte bu yüzden masumiyet karinesi yalnız hukukçuların kullandığı teknik bir kavram değildir. O, insanlığın yüzyıllar boyunca kanla, gözyaşıyla ve acı tecrübelerle ulaştığı bir medeniyet ilkesidir.

“Bir insanın suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar masum sayılması…”

Ne kadar sade bir cümle…

Ama ne kadar da büyük bir güvence..!

Çünkü hiç kimse yarın başına ne geleceğini bilmiyor. Hiç kimse bir gün bir iftiranın hedefi olmayacağını bilmiyor. Hiç kimseye, yanlış bir suçlamayla karşılaşmayacağının garantisini verilemiyor. İşte bu yüzden masumiyet karinesi, bir gün herkesin ihtiyaç duyabileceği son sığınaktır.

Ve adalet, en çok da insan kendisini savunamayacak kadar yalnız kaldığında lazım olur.

Ne yazık ki çağımızın en büyük sorunlarından biri de adaletsizlik kadar adaletsizliğe alışıyor oluşumuzdur. İnsanların onuru kırılıyor. İnsanlar, peşinen suçlu ilan ediliyor. İnsanların hayatı birkaç manşetle, birkaç paylaşım ile birkaç ithamla karartılıyor. Sonra başka bir gündeme geçiliyor. Oysa kırılan yalnızca o insanların hayatı değildir. Kırılan, toplumun adalete olan inancıdır.

Çünkü güven duygusunun temelinde adalet vardır. Devlet ile vatandaş arasındaki görünmez köprünün adı adalettir. Bir ülkede insanlar adalete güvendiğinde farklı düşünceler bir arada yaşayabilir. Ama adalete olan güven zedelendiğinde toplumun dokusu sessizce çözülmeye başlar.

Bu nedenle mesele yalnızca mahkemelerin verdiği kararlar değildir. Mesele, toplumun vicdanında adalet duygusunun yaşayıp yaşamadığıdır.

Çünkü Themis’in elindeki terazi yalnız mahkeme salonları için yapılmadı.

O terazi hepimize emanet edildi.

Bir haber okurken…

Bir komşumuz hakkında konuşurken…

Sosyal medyada bir insanı yargılarken…

Kendimizden olmayanlara bakarken…

Hepimiz o terazinin başındayız.

Çünkü adalet yalnız hâkimlerin, savcıların ya da avukatların görevi değildir.

Adalet, vicdan sahibi herkesin sorumluluğudur.

Ve insan bazen bütün bu yaşananları gördüğünde gökyüzüne bakıp aynı soruyu sormadan edemiyor:

“Adaletin bu mu dünya?”

Sonra Themis’in elindeki teraziyi hatırlıyor…

Bir kefesinde hakikat…

Bir kefesinde insan onuru…

Ve içinden şu soru yükseliyor:

Bir gün o terazi gerçekten yalnızca hakikati tartacak mı? Yoksa işimiz mahşere mi kaldı?

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir