BİR KELİMEDEN FAZLASI :ANNE

“Henüz annemi yazacak kadar iyi bir şair değilim.”
                                                                                      Can Yücel

Bazı kelimeler vardır; insan onları yalnızca öğrenmekle kalmaz, içinde taşır.
“Anne” de onlardan biridir.

Çünkü anne, insanın dünyadaki ilk evidir.
Daha konuşmayı bilmezken sığındığı ses…
Daha yürümeyi öğrenmeden tutunduğu el…
Ve dünya denilen o kalabalık yerde, insanın içini hâlâ çocuk gibi sakinleştirebilen tek limandır. Belki de bu yüzden insan kaç yaşına gelirse gelsin, hayat ne kadar değişirse değişsin, içinde hep annesine doğru yürüyen küçük bir çocuk vardır.

İnsan bazı şeylerin kıymetini kaybedince değil, hayatının dokusuna ne kadar sindiğini fark edince anlıyor.

Ve anne…
İnsanın ruhuna en çok işleyen şey oluyor.

Ben annemi hep çok sevdim.

Öyle özel bir güne, birkaç cümleye ya da çiçeğe sığacak bir sevgi değildi bu. Çünkü bazı sevgiler gösterişli değildir; sessizce insanın hayatına kök salar. Bir ses tonunda yaşar bazen… Bir sofranın buharında… Bir “kendine dikkat et!” cümlesinin içine gizlenmiş görünmez şefkatte, bir özlem sözünde…

Bir çiçeğin, bir hediyenin, birkaç süslü cümlenin taşıyabileceğinden çok daha derin, çok daha sessiz bir bağdır bu. İnsan bazen en büyük sevgileri yüksek sesle değil; alışkanlıklarının içine gizleyerek yaşar. Bir sesini duymadan günü tamamlayamamakta… “Eve vardın mı?” cümlesindeki huzurda… Dünyanın en yorucu gününde bile insanın içini hafifleten o tanıdık seste…

Sonra bir gün “Anne” dediğimiz şeyin sadece bir insan olmadığını anlar insan…

Bir yön duygusu olduğunu.
Bir iç huzuru olduğunu.
Hayat dağıldığında bile insanın içinde kalan son düzen olduğunu…

Üç yıl geçti…

Telefon rehberimde adı hâlâ duruyor.

Biliyorum, artık o numaradan aramayacak beni. Ama silmeye elim varmıyor. Çünkü bazı isimler koca bir ömrün alışkanlığıdır. İnsanın içindeki son limandır. Silinince yalnızca bir kayıt değil, sanki insanın içindeki bir oda da kapanacakmış gibi gelir. Silinince hayattan da biraz eksilecekmiş gibi…

Belki bu yüzden annesini kaybeden herkes biraz eksik kalıyor.

Ve galiba insanın içinde açılan o sessiz boşluğu en iyi, annesini kaybedenler tanıyor…

Çünkü anne yalnızca bir insan değildir.
İnsanın dünyaya karşı taşıdığı görünmez zırhtır biraz da.

Hayat insanı yorduğunda, herkes yanlış anladığında, dünya fazla sertleştiğinde bile bir yerde hâlâ “anne” diyebilmenin huzurudur insanı ayakta tutan.

Ve galiba insan bunu en çok sustuğunda anlıyor.

Ben yazıyla nefes alan biriyim. Sevinçlerimi de acılarımı da çoğu zaman kelimelere bırakarak hafiflettim. Ama annemi kaybettiğimde, hayatımın bütün cümlelerini birbirine bağlayan o ana fiil eksildi sanki. Kalem sustu. Çünkü bazı acılar tarif istemiyor; insanın içine sessizce yerleşip orada yaşamayı seçiyor.

O sessiz günlerde Can Yücel’in o cümlesi yankılandı durdu içimde:

“Henüz annemi yazacak kadar iyi bir şair değilim…”

Ben de bugün hâlâ o cümlenin kıyısında duruyorum biraz.

Çünkü bir anneyi anlatmaya kalkınca insanın dili eksik kalıyor. Sanki kelimeler o büyük merhameti taşımakta yetersizleşiyor. Belki de bu yüzden anneler, en çok susarken hissediliyor.

Biliyor musunuz, insan bir süre sonra acıyla yaşamayı öğreniyor belki ama özlemle asla…

Bazı akşamlar ansızın bir kokuya karışıp geliyor.
Bazen kalabalığın ortasında duyulan tanıdık bir sesin içinde hissediliyor,
bazen de insanın kendi sesinin içinde çıkıyor karşına annesi.

Çünkü anneler bedenen gitse bile evlatlarının içinde yaşamaya devam ediyor.

Şimdi o hepimizin duyduğu cümlenin tam kalbinde duruyorum:

“Anne olunca anlarsın…”

Eskiden bunu sıradan bir öğüt sanırdım. Meğer bu, hayatın insana usulca bıraktığı en ağır sırmış.

Anne olmak; kalbinin artık başka bir bedende atmasına razı gelmekmiş. Geceleri kendi korkularını değil, onun ateşini düşünmekmiş. Dünyaya karşı hep tetikte duran görünmez bir ışığa dönüşmekmiş.

Ve sanırım bu yüzden anneler hiçbir zaman gerçekten gitmiyor.

Çünkü insanın içine yerleşen bazı sevgiler ölümlü olmuyor.

Ve işte yine Anneler Günü…

Annesi hayatta olanlar, sesini duymayı ertelemesin. Bunu sadece bugün değil, hiçbir zaman yapmasın. Çünkü insan, bazı seslerin bir gün sadece hafızasında yaşayacağına inanmak istemiyor.

Ve annesini kaybetmiş olanlar…

Biliyorum. Bazı yoklukların tarifi yok. Ama sevgi ölümden daha güçlü bir şey. Gerçekten sevilen insanlar gitmiyor; insanın cümlelerine, alışkanlıklarına, dualarına karışıyor.

Bazen bir çayın buharında oturuyorlar karşımıza,
bazen rüyamızın kıyısında,
bazen de tam unuttuk sandığımız anda içimize düşen o tanıdık sızıda…

Ve belki annelik sadece doğurmak da değildir…

Bir canın sorumluluğunu yüreğinde taşıyabilmek, onun acısını kendi içinde hissedebilmek, sevgiyi karşılık beklemeden büyütebilmektir biraz da.

Bu yüzden bugün; bir çocuğa, bir insana, bir hayvana, bir yaraya şefkatle yaklaşabilen… İçindeki koruyucu ışığı kaybetmeyen herkesin kalbinde annelikten bir parça vardır.

Çünkü bazı kadınlar anne diye çağrılmasa bile, dünyaya annelik kadar derin bir merhamet bırakır.

Ve ben bugün şunu biliyorum:

Bir insanın dünyadaki ilk cenneti de,
en uzun özlemi de annesidir.

Varlığıyla büyüten, yokluğuyla bile eksilmeyen tüm annelere…

 

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir