“Modern insan, ahlakı yaşamıyor; sergiliyor;
çünkü görünürlük vicdanın önüne geçti.”
Hümeyra KAYA
Modern toplumlarda ilişkiler yalnızca duygusal ihtiyaçları karşılayan bir kavram değil aynı zamanda bireylerin sosyal konumunu güçlendiren araçlar haline geldi. Sosyolojik olarak görünürlük, yeni bir güç biçimine dönüştü. Çünkü dijital çağ, bireyin sürekli kendini sunmasını, kanıtlamasını ve sergilemesini teşvik ediyor. Artık iyilik bile mahrem kaldığında eksik sayılıyor. Ama görünürlük arttıkça, eylemin ahlaki değeri değil, gösteriş yönü büyüyor. Yardım, dayanışma ya da yas; içsel bir sorumluluk olmaktan çıkıp kamusal bir kimlik inşasına dönüştü. Ve ne yazık ki bu dönüşümün en çıplak hâlini gündelik hayatın içinde çok net görüyoruz.
Zira iyilik artık sessiz değil.
Kapı aralığından içeri sessizce bırakılan bir torba erzak, yerini kameraya doğru kaldırılan bir koliye bıraktı!
Yardım eden el değil, kadraja giren yüz önemli artık!
Bir ev düşünün. Duvarları rutubet kokuyor. Çocukların montları ince. Sofra mütevazı. Kapı çalınıyor. İçeri girenler yalnız değil; onlarla birlikte bir telefon kamerası da içeri giriyor. Yardım paketi masaya bırakılırken bir el yukarı kalkıyor:
“Bir fotoğraf alalım!”
Sonra o fotoğraf, o evin yoksulluğunu hatta insanların yüzlerini de beraberini de sergileyerek hızla dolaşıyor şehirde, ülkede ve hatta tüm sanal dünyada!
Ve böylece yapılan yardım, tüm mahremiyeti de delip geçiyor!
Bu artık bir merhamet, bir iyilik olmaktan çıkıyor; bu, bir boy gösterisinden başka bir şey olmuyor.
Yardım eden yukarıda, yardım alan aşağıda konumlanıyor. Kamera açısı bile bunu söylüyor. Yardım alanı ezip geçiyor.
Modern toplumda iyilik görünmezse değer kazandırmıyor. Çünkü değer artık ahlaki değil; görünürlükle ölçülüyor. İyilik sembolik sermayeye dönüştü. Alkış, beğeni, takdir… İnsanlar yardım etmiyor; çekilen fotoğraf ve videonun dolaşıma girmesiyle itibar biriktiriyor.
Dostluk da aynı kaderi paylaşıyor.
Eskiden insan bir dosta derdini anlatırdı, sıkıntısını paylaşırdı. Şimdi insanlar birbirini basamak olarak kullanıyor. Dostunun sıkıntısından rant sağlıyor. Gizli mutluluk duyuyor belki.
“Kim bana ne kazandırır?” sorusu, “Bu insana nasıl yardımcı olabilirim” sorusunun önüne geçti.
Bir davete gidiliyor. Masada kahkahalar, paylaşımlar, hikâyeler… Ama herkes birbirini tartıyor, ölçüyor: Kim hangi konumda, kim hangi kapıyı açabilir? Dostluklar, networke dönüşüyor.
İlişkiler derinlik üzerinden değil; fayda üzerinden kuruluyor.
Ve en trajik olanı şu: İnsanlar kullanıldıklarını bile fark etmiyor. Çünkü herkes aynı oyunu oynuyor.
Acı bile performansa dönüştü.
Bir kayıp yaşanıyor. Henüz toprağın nemi kurumamışken bir paylaşım düşüyor ekrana. Uzun bir metin. Siyah beyaz bir fotoğraf. Altında yüzlerce yorum.
Yas artık içe çekilerek yaşanamıyor. Paylaşılmadan eksik kalıyor.
Çünkü günümüz insanına göre, acı da görünürlük üretmeli.
Empati, seyirlik bir duygu haline geldi. Başkasının travması, tüketilen bir içeriğe dönüştü.
İçsel değeri zayıflayan insan, dışarıdan teyit arar. Alkış, geçici bir özgüven takviyesidir. Beğeni sayısı, benliğin nabzı olur. Onay, ve beğeni gelmezse huzursuzluk başlar. Öyle ki zamanla travmaya bile dönüşebilir.
Bu yüzden iyilikler de, sevgiler de yas da ilan edilip sergilenir oldu.
Ziyaretler bile değişti.
Eskiden bir hasta ziyaretinde sessizlik olurdu. Şimdi fotoğraf.
Eskiden bir iftar sofrasında dua olurdu. Şimdi gösteriş.
Eskiden bir ihtiyaç sahibinin kapısında mahcubiyet olurdu. Şimdi açıklama metni, ifşa.
Mahremiyet, çağın en büyük kaybı.
Ve mahremiyet kaybolduğunda ilişkiler yüzeyselleşir. Çünkü ilişki üçüncü gözlere ihtiyaç duymaya başlamıştır.
Gerçek bağ iki kişi arasında kalır. Üçüncü kişiye ihtiyaç duymaz.
Gösterilmeyen, saklanan, korunandır gerçek olan.
Belki de mesele artık basit.
Biz iyi insanlar değiliz!
İyi görünmeyi seven insanlarız.
Ama yalnızca gösterenlerde değil sorun.
Alkışlayanlarda da!
Bir iyiliğin gösterisini ne kadar yüceltirsek, onu yapan kişi bir sonrakini daha görünür kılmak ister.
Ne kadar översek, çıtayı biraz daha yükseltir.
Bir fotoğraf yetmez, bir video gelir.
Bir koli yetmez, canlı yayın açılır.
Bir ziyaret yetmez, teşekkür konuşması yapılır.
Biz alkışladıkça sahne büyür.
Ve sahne büyüdükçe ihtiyaç sahibinin mahremiyeti küçülür.
Adı söylenmez belki ama hikâyesi anlatılır.
Yüzü gizlenir belki ama evi tanınır.
Onuru korunuyor sanılır ama aslında teşhir edilir.
Hatta artık adı bile söylenir oldu ya!
Bu, iyiliğin büyümesi değil; egonun büyümesidir.
Bu tür gösteriş paylaşımlarında her beğeniyle, her “helal olsun!” cümlesiyle bir insanı değil, bir performansı ödüllendiriyoruz.
Sonra da “Ne güzel bir toplumuz!” diyoruz.
Hayır.
Biz merhameti değil, merhametin gösterisini/ gösterişini seviyoruz.
Ve gösteri alkış aldıkça daha çok görünürlük istiyor,
daha çok teşhir istiyor,
daha çok dikkat istiyor.
En sonunda iyilik, yardım edilenin gönül hoşluğunu değil, yardım edenin kimliğini büyütüyor.
Pespaye olan ilişkiler değil;
iyiliği bile güç aracına çeviren zihniyetler.
Ve o zihniyetler yalnız başına değil; bizim alkışımızla yüceliyor, ayakta kalıyor.
Oysa gerçek iyilik tanık istemez.
Tanık arayan merhamet, artık iyilik değildir.