“Hani yarınlar güzel olurmuş diyorlardı Olric…
bu yaşadığımız gün de dünün yarını değil mi?”
“Kandırıyorlar efendim… kandırıyorlar.”
Tutunamayanlar -Oğuz ATAY
Yıllar önce okuduğum Tutunamayanlar, aradan geçen zamana rağmen zihnimde silinmeyen kitaplardan biri oldu. Belki de bu yüzden bugün hâlâ bu roman üzerine konuşma ihtiyacı hissediyoruz. Çünkü bazı eserler yalnızca okunmaz; insanın içine yerleşir.
Bu kitaba dair duygularımı ve düşüncelerimi kısa süre önce YouTube kanalımda da paylaştım. Ancak burada, romanın dünyasına biraz daha yakından bakmak; karakterlerine, yalnızlığına ve taşıdığı entelektüel kırılmaya biraz daha derinden dokunmak istedim.
Türk edebiyatında bazı romanlar vardır; yalnızca dönemini anlatmaz, kendi okurunu da yaratır. Tutunamayanlar tam olarak böyle bir romandır. İlk yayımlandığı dönemde yeterince anlaşılmayan, hatta “dağınık” ve “fazla zor” bulunan bu eser, yıllar içinde modern Türk edebiyatının en güçlü metinlerinden biri hâline geldi.
Bugün hâlâ romanın bu kadar konuşulmasının nedeni yalnızca biçimsel yenilikleri değildir. Romanın asıl gücü, modern insanın parçalanmış ruh hâlini bu kadar çıplak gösterebilmesinde yatar.
Romanın merkezinde Selim Işık vardır; fakat aslında onu yalnızca bir karakter olarak görmek eksik olur. Selim, Türkiye’deki aydın ve entelektüel bireyin toplumla kuramadığı ilişkinin sembolüdür. Düşünen, sorgulayan, hassaslaşan insanın giderek yalnızlaşmasını temsil eder.
Ancak Atay’ın başarısı burada yalnızca “yalnız bir adam” anlatmak değildir. Selim’i çevreleyen insanlar üzerinden de toplumun farklı katmanlarını görünür kılar.
Turgut Özben bu açıdan romanın en önemli karakterlerinden biridir. Başlangıçta daha düzenli, sisteme uyum sağlamış bir hayatı temsil eder. Ancak Selim’in ölümünün ardından yaptığı yolculuk, onu kendi iç dünyasıyla yüzleşmeye zorlar. Roman ilerledikçe Turgut’un yalnızca Selim’i değil, kendisini de aradığı hissedilir.
Belki de bu yüzden romandaki en büyük dönüşüm Selim’de değil, Turgut’ta yaşanır.
Romanın dikkat çekici yönlerinden biri de yan karakterlerin derinliğidir. Süleyman Kargı, Metin, Esat ve diğer karakterler yalnızca olay örgüsünü taşımak için var olmazlar. Her biri farklı bir insan tipini, farklı bir tutunma biçimini temsil eder.
Kimisi sisteme tamamen uyum sağlamıştır.
Kimisi düşünmekten vazgeçmiştir.
Kimisi ise yalnızlığını gizlemeyi öğrenmiştir.
Atay, karakterlerini yargılamaz. Onları konuşturur, çelişkileriyle birlikte gösterir.
Romanın en çarpıcı unsurlarından biri olan Olric ise edebiyatımızda benzeri az görülen bir figürdür. Çoğu zaman Selim’in iç sesi gibi yorumlansa da, Olric’i yalnızca psikolojik bir unsur olarak görmek yeterli değildir. O, insanın kendi kendisiyle yaptığı bitmeyen konuşmanın, iç bölünmenin ve zihinsel yalnızlığın görünür hâlidir.
Belki de Olric’in bu kadar akılda kalmasının nedeni budur. Çünkü insan zaman zaman kendine yabancılaşır; Olric tam da bu yabancılaşmanın sesidir.
Romanın dili de en az karakterleri kadar önemlidir. Tutunamayanlar klasik roman yapısını bilinçli olarak parçalar. Parodi, ironi, bilinç akışı, ansiklopedi dili, oyun metni ve iç konuşmalar iç içe geçer. Bu yüzden roman bazı okurlar için zorlayıcıdır. Ancak bu “zorluk”, çoğu zaman romanın kusuru değil; bilinçli tercihidir.
Çünkü Atay, okurun yalnızca hikâyeyi takip etmesini değil, metnin içinde kaybolmasını ister.
Romanın bugün hâlâ güncel görünmesinin nedeni de budur. Anlattığı yabancılaşma hissi eskimemiştir. Modern insan hâlâ kalabalıklar içinde yalnızdır. Hâlâ görünür olmak zorunda hisseder ama anlaşılmadığını düşünür. Hâlâ başarı ile anlam arasındaki boşlukta sıkışır.
Ve belki de bu yüzden, Selim Işık yalnızca bir roman karakteri olarak kalmaz.
Bir dönemin değil, insanın trajedisine dönüşür.