Okul bazen bir haritadır.
Sınırları çizili değildir ama içinden toplum geçer.
Benim için bu harita iki ülkeye uzanıyor: Türkiye ve Almanya.
İki farklı tarih, iki farklı laiklik anlayışı, iki farklı toplumsal hafıza.
Ama aynı soru:
Çocuklara birlikte yaşamayı nasıl öğreteceğiz?
Almanya’da Noel zamanı sınıflar süslenir. Advent takvimleri asılır. Şarkılar söylenir.
Müslüman öğrenciler de o şarkıların içinde yer alır.
Ama son yıllarda başka bir şey daha oluyor.
Birçok okul artık iftar akşamları düzenliyor. Ve tüm ailelere iftar daveti gönderiyor. Dikkat edin: “Oruç tutanlar davetli” denmiyor. “Kim oruç tutuyor?” diye sorulmuyor.
İster tutun ister tutmayın “İftarımıza davetlisiniz” deniyor. Herkes, hepiniz davetlisiniz.
Kim tutuyor, kim tutmuyor sorulmuyor.
Çünkü mesele dini pratiği kontrol etmek değil; bir sofrayı paylaşmak.
Aileler kendi kültürlerine ait yemekleri getiriyor.
Her yemeğin önünde küçük bir kart: İçindekiler yazılı. Kim ne yemek isterse özgürce seçiyor. Ama aynı masanın etrafında yeniyor.
O masada:
- Alman öğrenci, Müslüman arkadaşıyla yan yana oturuyor.
- Noel’de şarkı söyleyen Noel baba çikolatası yiyen çocuk, Ramazan’da ilahi dinleyip hurma tadıyor.
- Ramazan’ı anlatan çocuk, Paskalya tavşanının hikâyesini de biliyor.
Kimse kimsenin dinine özendirilmiyor. Çünkü bu, bir ibadet organizasyonu değil. Bu, kültürel görünürlüğün eşitlenmesi.
Noel’de sınıf süsleyen öğretmen, Ramazan’da da sınıfına Ramazan süslemesi asıyor. Advent takvimi ile Ramazan takvimi yan yana durabiliyor.
Bir Alman meslektaşım benden kendi sınıfındaki öğrencilerine Ramazan’ı anlatmamı istedi. Sadece Müslüman öğrencilere değil, hepsine…
Bir diğer Alman arkadaşım, Almanca küçük bir kitapçık hazırladı. Çocuk diliyle, anlaşılabilecek düzeyde, sade, açık ve net Ramazanı anlatan.
Bu bir merkezi talimat değildi. Bu bir pedagojik bilinçti.
Hoşgörü bazen büyük sözler değildir. Bazen sadece bir masa düzenidir. Yan yana oturabilme cesaretidir.
Türkiye’de tartışmalar sürerken şunu düşünmeden edemiyorum:
Mesele Ramazan mı?
Noel mi?
Yoksa mesele, çocuğun kimliğini açıklamak zorunda kalmadan rahatça oturabileceği bir sandalye mi?
Elbette Türkiye’nin tarihi, kültürel alt yapısı gelenekleri, Almanya’dan farklıdır.
Din ile kültür uzun süre ayrışmamış bir zeminde gelişmiştir. Bu nedenle dini ve kültürel içeriklerin okulda yer bulması, birçok insan için doğal görünebilir.
Ancak mesele içerik değil, yöntemdir.
Soru şu:
Etkinlikler çoğulculuğu güçlendiriyor mu? Yoksa görünmeyeni görünür olmaya mı zorluyor?
Eğer bir uygulama:
- Katılımı gerçekten gönüllü bırakıyorsa,
- Farklı inançlara aynı mesafede duruyorsa,
- Çocuğu kimliğini açıklamaya zorlamıyorsa,
o zaman kültürel eğitim çerçevesinde kalabilir.
Ama bir çocuk çoğunluğun pratiği karşısında kendini işaretlenmiş hissediyorsa, orada pedagojik dikkat gerekir.
Bence hoşgörü şudur:
Noel’de şarkı söyleyen Müslüman çocuk ile Ramazan’da iftar sofrasına oturan Alman çocuğun aynı doğal rahatlıkta davranabilmesi.
Kimliğini savunmak zorunda kalmadan. Çoğunluğa uyum sağlama baskısı hissetmeden.
Almanya’da güzel örnekler var.
Eksikleri de var elbette.
Ama sınıfın içinde gördüğüm bir şey var:
Kültürel görünürlük eşitlendiğinde, gerilim azalıyor.
Bir takvimin yanına başka bir takvim asıldığında kimse eksilmiyor.
Son olarak şunu söyleyebilirim:
Okul bir yarış alanı değildir. Birlikte yaşama ve öğrenme atölyesidir.
Çocuklara bir inancı öğretmekten önce, farklı inançların aynı masada oturabileceğini öğretmeliyiz.
Gerçek hoşgörü, ayrışmadan birlikte huzurla yaşayabilmektir.
Belki de eğitim dediğimiz şey, tam olarak budur.
Sevgili Hümeyra,
Muhteşem bir değerlendirme olmuş.
Gerçekten laiklik anlayışının başka inançlarla birarada hoşgörüyle yaşayabileceği örneklik açısından önemli bu metin.
Çok teşekkürler
İzninle paylaşacağım
Çok teşekkür ediyorum. Çok mutlu olurum. Hürmet ve sevgiyle…