BİR DÜŞÜNÜRÜN ARDINDAN

İoanna Kuçuradi ve İnsanı Görebilmek

Bazı insanların değerini, onları kaybettikten sonra anlamaya başlarız. Hayattayken yeterince dinlemediğimiz sözleri, yokluklarında dönüp yeniden okuruz. İoanna Kuçuradi için bunu söylemek tam doğru olmaz. O, yaşarken de saygı gören, çalışmalarıyla ülkesinin sınırlarını aşan, düşüncesiyle kuşaklar yetiştiren bir filozoftu. Değeri biliniyordu. Fakat söylediklerini ne kadar anladığımız, bu anlayışın davranışlarımızda ne kadar karşılık bulduğu üzerinde hâlâ düşünmemiz gerekiyor.

Bir düşünürü takdir etmek, düşüncesinin gerektirdiği sorumluluğu üstlenmekten daha kolaydır. Onun insan onuruna verdiği önemi övebiliriz; asıl güçlük, kendi yetkimizi kullanırken karşımızdaki insanın onurunu gözetebilmekte başlar. Şimdi ona veda ederken, ardından duyduğumuz saygının gündelik hayatımızda nasıl bir karşılığı olduğunu da sormalıyız.

Gelin, Kuçuradi’nin anlattığı küçük bir olayla bu soruyu somutlaştıralım.

Diyarbakır’da kaymakamlara insan hakları eğitimi verirken sınıfa çekim yapmak üzere bir kamera getirilir. Kuçuradi, kameranın çıkarılmasını ister. Çünkü insanların rahatça konuşabilmesini, sorularını ve tereddütlerini çekinmeden dile getirebilmesini önemser. O gün ders, belki de ilk cümleden önce başlamıştır: Bir insana söz hakkı vermek yetmez; o sözü özgürce kurabileceği koşulları da hazırlamak gerekir.

Zannımca küçük gibi görünen bu olay bile, onun düşüncesinin hayatla kurduğu bağı göstermeye yeter. İnsanla karşılaştığımız anlar, düşüncelerimizin davranışlarımızda nasıl karşılık bulduğunu açığa çıkarır: Bir sözü nasıl dinlediğimizde, bir sessizliği nasıl yorumladığımızda, sahip olduğumuz yetkiyi nasıl kullandığımızda…

İnsan hakları üzerine düşünmek de bizi bu karşılaşmalara götürür. Korkmadan konuşabilmek, aşağılanmadan yaşayabilmek, keyfî bir gücün insafına bırakılmamak… Savunduğumuz ilkelerin anlamı, insanların hayatındaki karşılıklarıyla belirginleşir.

Kuçuradi, insan haklarını değer korumaya yönelik ilkeler olarak ele aldı; onları anlamanın ve korumanın eğitimle bağını vurguladı. Bu yaklaşımın bizi yönelttiği sorular bugün de önümüzde duruyor. Bir hakkın adını bilmek, onu korumaya yetiyor mu? Özgürlükten söz ederken kimin özgürlüğünü düşünüyoruz? Eşitlik derken kimi hesaba katıyoruz? Adalet isterken kimin hayatını gözden kaçırıyoruz?

Bu sorular bizi hazır yargıların rahatlığından çıkarır. Bir davranışın herkesçe onaylanması, onu değerli ve doğru kılmaz. İnsan çok bilgili ve yetenekli olabilir; yine de bunları başkasına zarar vermek için kullanabilir. Bilmek ve yapabilmek, yapılanı doğru kılmaz. Bilgi ve becerinin etik açıdan anlamı, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığıyla da ilgilidir.

Hızın, başarının ve gücün sürekli övüldüğü bir çağda bu ayrım daha da önemlidir. Yapabiliyor olmayı, yapmaya hakkımız varmış gibi anlayabiliyoruz. Kuçuradi’nin düşüncesinden hareketle burada sade ama zor bir soru sorabiliriz:

Yapabiliyor olmak, yaptığımızın doğru olduğu anlamına gelir mi?

Kameranın sınıftan çıkarılması, bu soruyu düşünmek için somut bir örnek sunar. Bir insanın görüntüsünü almak teknik olarak mümkündür. Fakat o ortamda rahatça konuşabilmesi için kameranın bulunmaması gerekebilir.

Bir kurumun yetkisi olabilir. Ancak bu yetkinin kullanımı, karşısındaki insanın onurunu zedeleyebilir. Bir karar yasal olabilir; yine de insanı korumakta yetersiz kalabilir.

Bu nedenle yaptığımız şeyin ne olduğuna baktığımız kadar, onun insan hayatındaki sonucuna da bakmalıyız:

Kimi koruyoruz? Kimi görünmez kılıyoruz? Kimin sesini duyulmaya değer buluyoruz?

Bir davranışı değerlendirirken niyetimizle yetinemeyiz. O davranışın insan hayatında açtığı ya da kapattığı imkânları da hesaba katmamız gerekir.

Eğitim üzerine düşünürken de bu sorumluluk karşımıza çıkar. Çocuğun doğru cevapları öğrenmesi kadar, kendi gözleriyle görmesi, ayrım yapabilmesi ve kararının başkasının hayatındaki karşılığını fark etmesi önemlidir.

Bir davranışı herkes yaptığı için tekrarlamak başka şeydir; o davranışın neye yol açacağını düşünerek karar vermek başka.

İnsan, kalabalıkların içinde kolayca bir grubun üyesine, bir kimliğin taşıyıcısına, bir istatistik verisine ya da bir dosya adına dönüşür. Oysa herkes kendi korkuları, umutları, yaraları ve imkânlarıyla yaşar. Bir insanı “öteki”, “şüpheli”, “başarısız”, “yabancı” ya da “mağdur” diye tanımladığımızda, onu bu sıfatların dışında da görebiliyor muyuz? Hayatını, içinde bulunduğu koşulları ve yaşadıklarını anlamaya ne kadar çalışıyoruz?

Kuçuradi’nin çalışmalarını okurken kendimize yöneltebileceğimiz sorulardan biri de budur.

Onun hayatı, düşüncelerini kurumlara, eğitime ve kamusal yaşama taşıma çabasının da tarihidir. Hacettepe’de Felsefe Bölümünü ve İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezini kurdu; insan hakları alanında eğitim ve araştırma imkânlarının gelişmesine öncülük etti. Bu emeğiyle, kendisinden sonra da öğrencilerin yetişebileceği, soruların sorulabileceği ve araştırmaların sürdürülebileceği alanlar açtı.

Ölüm cezasının kaldırılması yönündeki çalışmaları da insan haklarına ilişkin düşüncesinin kamusal sorumluluğa dönüştüğü alanlardan biriydi. Ölüm Cezasına Karşı Uluslararası Komisyonda görev aldı. İnsan hayatını ilgilendiren bir meselede düşünmekle, o düşüncenin gerektirdiği çabayı üstlenmek arasındaki bağı kendi yaşamında kurdu.

Bu yüzden onun mirası, insan haklarıyla aramızdaki mesafeyi de düşündürüyor.

Haklardan söz ederken başkasını ne kadar dinliyoruz? Eşitliği savunurken gücümüzün yettiği yerde kimi susturuyoruz? Bir insanı kendi hikâyesinden koparıp tek bir sıfata indirgemekten ne kadar kaçınıyoruz?

Bu soruları açık tutabilmek, düşüncesine sahip çıkmanın bir parçasıdır.

Bir filozofun mirası, bazen bir öğretmenin çocuğa bakışında sürer. Bazen bir yöneticinin karar vermeden önce durup düşünmesinde. Bazen de kalabalığın hükmüne kapılmadan karşısındaki insanı anlamaya çalışan birinin tutumunda.

Kuçuradi’yi anmak, hayatını yeniden anlatmanın yanında, kendi davranışlarımız üzerinde düşünmeyi de gerektiriyor. Bir insanı hazır kalıplara yerleştirmeden önce durabilmek. Bir kararın, sesini duymadığımız birinin hayatını nasıl etkileyeceğini hesaba katmak. Sahip olduğumuz gücü kullanmamanın da kimi zaman bir sorumluluk olabileceğini anlamak.

Çünkü insanı görebilmek, onun korkusunu, suskunluğunu ve kendini korumak için geri çekilişini de fark etmektir. Konuşmasını beklediğimiz birinin üzerindeki baskıyı kaldırmak, yardım etmek istediğimiz kişinin kendi kararını verebileceği alanı korumak da bu dikkatin içindedir.

Şimdi ona veda ederken, bıraktığı emeğin hayatımızda nerede karşılık bulacağını düşünüyorum. Belki birini daha dikkatle dinlediğimizde, belki aceleyle verdiğimiz bir hükmü yeniden gözden geçirdiğimizde, belki de yetkimizi kullanmadan önce karşımızdaki insanı hesaba kattığımızda…

Onu unutmamanın, düşüncelerini yaşatmanın en sahici yolu belki de budur.

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’ye, insanı anlamanın ve onun özgürlüğünü, onurunu koruyacak koşulları yaratmanın sorumluluğunu hatırlatan ömrü için saygı ve şükranla.

 

 

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir