“Kalem tutması gereken bir el silaha uzanıyorsa,
orada sadece bir çocuk değil, bir toplum kaybolur.”
Hümeyra KAYA
Türkiye, 28 saat arayla Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen haberlerle yalnızca sarsılmadı; aynı zamanda kendisiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Çünkü bu kez mesele yalnızca bir şiddet olayı değil, şiddetin kaynağına dair derin bir kırılmanın görünür hâle gelmesiydi. Bir okulun içinde, henüz 14 yaşında bir çocuğun elinde silahla ortaya çıkması, tek başına bir güvenlik açığıyla açıklanamayacak kadar ağır bir tabloyu gözler önüne seriyor.
Hiçbir çocuk, öylece bir sabah uyanıp bu büyüklükte bir eyleme karar vermez. Bu tür olaylar, uzun bir sürecin, birikmiş duyguların ve çoğu zaman fark edilmeyen sinyallerin sonucudur. Kriminoloji literatüründe “sızıntı” olarak adlandırılan bu süreçte, fail niyetini eylemden önce çeşitli şekillerde dışa vurur. Bir cümlede, bir bakışta, bir sosyal medya paylaşımında… Ancak biz çoğu zaman bu işaretleri ya görmezden gelir ya da ciddiye almayız. “Ergenliktir geçer” diyerek, aslında yaklaşan bir kırılmayı fark etme fırsatını kaçırırız.
Bugün eğitim sistemine baktığımızda, çocukların büyük ölçüde akademik başarı üzerinden değerlendirildiğini görüyoruz. Notlar, sınavlar ve performans ölçümleri, çocuğun değerini belirleyen temel ölçütler hâline gelmiş durumda. Oysa bir çocuğun zihinsel başarısı kadar—hatta belki de ondan daha fazla—duygusal ve psikolojik dünyası da önemlidir. Rehberlik servislerinin yoğunluk, bürokratik yük ve sınırlı imkânlar nedeniyle işlevini tam anlamıyla yerine getirememesi, riskli durumların erken fark edilmesini zorlaştırmaktadır. Üstelik gözden kaçırılan en kritik alan çoğu zaman çocuğun aile ortamıdır.
Çocuk şiddeti ilk kez okulda öğrenmez. Şiddetin dili çoğu zaman evde kurulur. Ev içindeki iletişim biçimi, ebeveynler arasındaki ilişki ve özellikle otorite figürlerinin davranışları, çocuğun dünyayı algılama biçimini doğrudan etkiler. Fiziksel ya da psikolojik şiddetin var olduğu bir ortamda büyüyen çocuk, şiddeti bir ifade biçimi olarak içselleştirebilir. Daha da önemlisi, duygusal olarak ihmal edilen, görülmeyen ve duyulmayan çocuklar zamanla kendi iç dünyalarına kapanır. Ve bu kapanma, çoğu zaman dış dünyaya öfke olarak yansır.
Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Bir çocuk neden şiddeti bir çözüm olarak görmeye başlar? Bu sorunun cevabı yalnızca bireysel psikolojide değil; ailede, okulda ve içinde yaşanılan kültürel atmosferde saklıdır.
Bugün okullar, teoride güvenli öğrenme alanları olarak tanımlansa da pratikte daha karmaşık bir yapıya dönüşmüş durumda. Bir polisiye yazarı olarak bakınca, okullar bana Foucault’nun “panoptikon”unu hatırlatıyor: Her şey göz önünde ama asıl görülmesi gerekenler hep gözden kaçıyor. Biliyorsunuz, panoptikon dediğimiz şey, herkesin sürekli izlenebileceği bir düzen… İnsanlar gerçekten izlenip izlenmediklerini bilmeseler bile, her daim izleniyormuş gibi davranırlar.
Notlar takip edilir, davranışlar değerlendirilir, performans ölçülür; ancak çocuğun iç dünyası çoğu zaman görünmez kalır. Sürekli gözetim, gerçek bir anlayışa dönüşmediğinde, sistem yalnızca görünür olanı yönetir, görünmeyeni ise kaybeder.
Dünya literatüründe okul saldırıları incelendiğinde, silaha erişim kolaylığı ile şiddetin boyutu arasında doğrudan bir ilişki olduğu göz ardı edilemez. Ancak çözümü yalnızca fiziksel güvenlik önlemlerine indirgemek, sorunun özünü ıskalamak anlamına gelir. Okulları metal dedektörleriyle donatmak, kameraları artırmak elbette belirli bir caydırıcılık sağlayabilir ancak asıl mesele, bir çocuğun şiddeti bir seçenek olarak görmeye başladığı noktayı fark edebilmektir. Bu noktada akran zorbalığı, sosyal izolasyon ve aidiyet eksikliği belirleyici unsurlar olarak karşımıza çıkar.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar bize bir kez daha şunu hatırlattı: Eğitim yalnızca müfredattan ibaret değildir. Eğitim, çocuğu görmek, duymak ve anlamaktır. Bu nedenle okul psikolojik danışmanlığı güçlendirilmeli, kriz müdahalesi konusunda uzmanlaşmış yapılar oluşturulmalı ve öğretmenler risk sinyallerini tanıma konusunda sistemli bir şekilde desteklenmelidir. Öğretmenlerin okullardaki otoritesi, itibarı artırılmalıdır.
Bununla birlikte, evde silah bulunduran ebeveynlerin sorumluluğu yalnızca bireysel bir tercih olarak değil, toplumsal bir risk olarak ele alınmalıdır. Ve unutulmaması gereken en önemli şeylerden biri de: dijital dünyanın artık çocukların ikinci yaşam alanı olduğudur. Ve burada verilen sinyallerin göz ardı edilmesinin erken müdahale ihtimalini ortadan kaldırdığı!
Bir anne, bir öğretmen, bir yazar ve en önemlisi bir insan olarak şunu söylemek zorundayım: Eğer bir çocuğun kalem tutan eli bir gün silah kabzasına uzanıyorsa, o elle yazılan hiçbir müfredat bizi aydınlığa çıkaramaz!
Bugün Siverek’te Kahramanmaraş’ta eğitime verilen ara, aslında hepimizin vicdanına düşen bir kara ve içimizde her daim kanayacak bir yaradır.
Unutmayalım:
Bir toplum, çocuklarının eline silah geçtiği gün çökmez.
O noktaya gelene kadar sessiz kaldığı sürede çöker.
Bu elim olayda evlatlarını, eşini, öğretmenini yitiren tüm yüreklere sabır; yitip giden tüm canlarımıza rahmet ve dua ile…